IQNA

11:33 - November 28, 2017
Haber kodu: 3463461
Gazeteci-yazar Alptekin Dursunoğlu, IQNA’ya verdiği röportajda, “Suudiler, 2015’te Yemen’de sahneye koyduğu senaryonun benzerini Lübnan’da tekrarlamaya çalıştı; ancak kendilerini Yemen’dekinden çok daha rezil bir duruma soktu” diye konuştu.

Suudilerin Yemen senaryosunu Lübnan’da başarısız kaldıSon haftalarda bölgede çok önemli gelişmeler yaşandı. 4 Kasım’da Riyad’da istifa ettiğini duyuran Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Beyrut yönetimi, Fransa ve bölge ülkelerinin tepkisi üzerine 22 Kasım’da Lübnan’a dönebildi. Hariri, Beyrut’a ayak bastıktan sonra yaptığı açıklamalarda istifa kararını ertelediğini söyledi.

Bu gelişmeleri IQNA Haber Ajansı’na değerlendiren Gazeteci-yazar Alptekin Dursunoğlu, Saad Hariri’nin Lübnan’a döndükten sonra istifasını geri almasının Suudilerin Lübnan için tasarladığı planın çöktüğünün göstergesi olduğunu ifade etti.

Bildiğiniz gibi Saad Hariri’nin Riyad’da istifa etmesiyle Lübnan’da yeni bir kriz başladı. Bazı bölge ülkeleri bu olayın arkasında Suudi Arabistan’ın olduğunu söylüyor. Siz bu hususta neler düşünüyorsunuz?

Saad Hariri eğer resmi kurallara uygun bir şekilde istifa etseydi, bu istifanın arkasında Suudilerin olduğunu söylemek sadece bir iddia olurdu. Ancak Hariri, istifa mektubunu ülkesinin başkentinde, kendisini hükümeti kurmakla görevlendiren cumhurbaşkanına resmi yollarla iletmedi. Suudilerin başkentinde ve Suudi yayın kuruluşu el-Arabiya televizyonunun canlı yayınında açıkladı. Dolayısıyla Lübnan’daki yasalara göre resmi bir niteliği olmayan bu istifa kararının Hariri’ye değil Suudilere ait olduğu bir iddia değil objektif gerçeklik olarak görülüyor.

İstifanın sadece şekli değil, zamanlaması, gerekçesi ve Suudilerin davranış biçimi de Hariri’nin sadece kendisine verilen rolü oynadığını gösteriyor. İstifanın zamanlaması, Saad Hariri’nin en az 12 saat öncesine kadar istifa edeceğinden kendisinin dahi haberdar olmadığını gösteriyor. Çünkü Saad Hariri, Suudi başkentinde İran’ı suçlayarak istifa etmeden 12 saat önce İran İslam Devrimi Lideri Ayetullah Hamenei’nin Dış Politika Danışmanı Dr. Ali Ekber Velayeti ile görüşmüş ve Lübnan’a desteklerinden dolayı Tahran’a teşekkür etmişti. Öte yandan hayatının tehlikede olduğundan bahseden, Hizbullah’ı ve İran’ı hedef göstererek suçlayan Saad Hariri, 2 hafta boyunca İran’ın ya da Hizbullah’ın değil Suudilerin elinde tutuklu kaldı. İki hafta boyunca onun Lübnan’a dönmesine izin vermeyen Suudiler, Fransa’nın girişimi ile bu kez ailesini rehin alarak Saad Hariri’nin Paris’e gitmesine izin verdi.

Suudiler Saad Hariri’yi istifa etmeye mecbur bırakmakla dünya ülkelerine ne gibi mesajlar vermek istiyordu?

Aslında Suudiler Hariri’nin istifası konusunda oyunu çok açık oynadı. Suudiler, bu aşağılayıcı adımla Hariri ailesine, Lübnanlı Sünnilere, bölgedeki müttefiklerine, İsrail’e ve Batılı dostlarına hem ortak hem de ayrı ayrı mesajlar vermiş oldu.

Suudilerin bunların hepsine birden verdiği ortak mesaj şuydu: "Lübnan’ın Sünni olması gereken başbakanını ben tayin eder, ben azlederim. Irak, Suriye ve Lübnan’da desteklediğimiz silahlı gruplar, İran, Hizbullah ve müttefikleri tarafından yenilmiş olsa da ben oyundan çekilmiş değilim.”

Gerçekten de Saad Hariri’yi başbakanlığa getiren Suudilerdi; çünkü eğer Suudiler Saad Hariri’nin başbakanlığına karşılık Mişel Aun’un cumhurbaşkanlığını kabul etmeseydi, yıllardır meclis, cumhurbaşkanı ve başbakan seçemeyen Lübnan’da siyasi kriz devam ediyor olacaktı.

Suudilerin bu genel mesajından Hariri ailesinin ve Lübnanlı Sünnilerin payına düşen özel mesaj şu oldu: "Sizin patronunuz benim, Saad’ın yerine kardeşi Baha’yı tayin ediyorum.” Gerçi Hariri’nin liderlik ettiği el-Mustakbel partisi ve partinin önde gelen liderlerinden İçişleri Bakanı Nohad Maşnuk Suudilerin bu atamasına "biz koyun sürüsü değiliz” diye itiraz etse de Suudi kararını engelleyemedi.

Suudilerin Lübnanlı Sünnilere verdiği bu özel mesaj, Batılılara ve İsrail’e de hitap ediyordu. Zira Suudiler Amerika’ya ve İsrail’e "Lübnanlı Sünnilerin patronu” olarak Lübnan’ı istediği anda istikrarsızlaştırmaya muktedir olduğunu göstermiş ve onları Hizbullah’a ve İran’a karşı bu fırsatı kullanmaya teşvik etmiş oldu.

Suudi Arabistan’ın Yemen politikasının şimdiye kadar başarısızlıkla sonuçlanması Riyad’ı Batı Asya’da yeni bir kargaşa çıkarmaya sevketmiş olabilir mi? Suudilerin bölgedeki yeni stratejisi nedir?

Bu sorunuzun cevabı, Suudilerin Amerika’ya, Avrupa’ya ve İsrail’e verdiği bu mesajla doğrudan ilişkili. Suudilerin Saad Hariri’yi istifa ettirmesi, akıllara hemen "Yemen senaryosu bu kez Lübnan’da mı tekrar edilecek?” sorusunu getirdi.

Çünkü Suudilerin istifa oyununun ilki, dünyanın gözlerinin önünde Yemen’in viraneye dönmesine sebep oldu. Suudiler, Lübnan’da olduğu gibi Yemen’de de patronluk iddiasındaydı. Nitekim 2011’de Ali Abdullah Salih’in cumhurbaşkanlığından çekilmesini ve yerine yardımcısı Mansur Hadi’nin gelmesini sağlayacak kadar Yemen üzerinde nüfuz sahibiydi.

Körfez İşbirliği Örgütü adı altında 2011’den 2015’e kadar Yemen’deki tüm siyasi süreçlere müdahale eden Suudiler, 2013’te görev süresi biten Mansur Hadi’nin süresini bir yıl daha uzattırdı.

Ocak 2015’te Husilerin darbe yaptığını iddia ederek Mansur Hadi’yi istifa ettirdi. Husiler yönetim boşluğu oluşmaması için Mansur Hadi’den seçimlere kadar istifa etmemesini istedi. Hadi’nin istifasını geri almaması üzerine de yönetim boşluğunu gidermek için diğer siyasi gruplara cumhurbaşkanlığı konseyi kurulması çağrısı yaptı.

Diğer siyasi gruplar cumhurbaşkanlığı konseyi kurma konusunda anlaşmak üzere görüşmeler başlatacakken Mansur Hadi Şubat 2015’te Sana’dan Aden’e giderek istifasını geri aldığını açıkladı ve "cumhurbaşkanı” sıfatıyla da Mart 2015’te dış müdahale çağrısı yaptı.

Yani aslında 2014’te görev süresi biten Mansur Hadi’yi Ocak 2015’te istifa ettiren de, Şubat 2015’te istifasını geri aldıran da Mart 2015’te askeri müdahale çağrısı yaptıran da Suudilerdi.

Suudiler, 2015’te Yemen’de sahneye koyduğu senaryonun benzerini Lübnan’da tekrarlamaya çalıştı; ancak kendilerini Yemen’dekinden çok daha rezil bir duruma soktu.

Zira Saad Hariri’nin Lübnan’a döndükten sonra 22 Kasım’da istifasını geri alması, Suudilerin Lübnan için tasarladığı planın çöktüğünün göstergesi oldu.

Bazı analistler Suudilerin İran ve Hizbullah’a karşı savaş açmak istekilerini ve bunu Lübnan üzerinden gerçekleşirmeye çalıştıklarını düşünüyorlar. Sizce Suudi Arabistan Lübnan’ı bir vekalet savaşı sahasına mı dönüştürmeyi planlıyor?

Yemen’deki gibi bir koalisyon oluşturup Lübnan ve Suriye’de Hizbullah’a veya İran’a saldırı yapmak Suudilerin hayallerini süslemiş olabilir. Ancak muhtemelen böylesi bir hayali gerçekleştirmenin imkansız olduğunu Suudi zekası bile kavradığı için Lübnan için şöyle bir plan öngörüldü:

1- Hariri’nin istifası ile Lübnan’da başlayacak siyasi istikrarsızlığı mezhep çatışmaları yaratarak toplumsal bir krize dönüştürmek.

2- Krizden İran ve Hizbullah’ı sorumlu göstermek ve Hizbullah’ın kabine dışı bırakılmasını ve yalnızlaştırılmasını sağlamak.

3- İsrail’i Lübnan’da oluşacak toplumsal krizi ve güvenlik sorunlarını gerekçe göstererek askeri müdahaleye teşvik etmek ve desteklemek.

Suudi Arabistan Lübnan Başbakanı Saad Hariri’yi Riyad’da bekletmekle Lübnan üzerindeki etkisini ne kadar arttırabildi mi?

Hariri’nin istifasını geri almasıyla ilgili açıklaması Suudilerin Lübnan üzerindeki patronluğunun Yemen üzerindeki patronluğundan bile daha kötü bir duruma düştüğünün ispatı oldu.

Hariri, 22 Kasım’daki açıklamasında şunları söyledi: "Cumhurbaşkanı Mişel Aun, benden şimdilik beklememi istedi; ben de onun isteğine olumlu cevap verdim ve istifamı askıya aldım. Umarım bu durum yapıcı müzakereler için zemin yaratır. Kendimizi uluslararası ve bölgesel çatışmalardan uzak tutmalıyız. Kendimizi Arap kardeşlerimize zarar verecek her şeyden uzak tutmalıyız. Ben hükümet revizyonu için tüm siyasi taraflara ortaklık peşindeyim. Ben Lübnan’ın ilerlemesi, çevredeki savaş ve krizlerden korunması için Cumhurbaşkanı ile işbirliği yapmaya bağlı olduğumu vurguluyorum. Ülkemiz mevcut aşamada herkesin istisnai çabalar göstermesini gerektiriyor.”

Hariri’nin istifasını geri alması, Suudilerin Lübnan üzerindeki nüfuz hezimetinin açık bir göstergesi; ancak bu Hariri’nin cesareti veya bağımsızlığı ile ilgili bir şey değil.

Saad Hariri’nin Suudiler karşısında ne kadar ‘bağımsız’ veya ‘şecaat sahibi’ olduğunu anlamak için şunları hatırlamak yeterli:

12 saat öncesine kadar istifa edeceğinden kendisinin bile haberi olmayan Hariri, Suudi Arabistan’dan ancak Fransa’nın girişimiyle ve ailesini rehin bıraktıktan sonra ayrılabildi ve istifasını ancak Lübnan’a döndükten sonra geri alabildi.

Hariri’nin istifasını geri alması, 22 Kasım itibariyle Fransızların Lübnanlı Sünniler üzerindeki Suudi ‘patronluğuna’ ortak olduğunu gösteriyor.

Siz Fransa yönetiminin bu krizde nasıl bir rol oynadığını ve sonuç itibariyle neler kazandınığını düşünüyorsunuz?

Fransa’ya Lübnan’da istediği kişiyi başbakanlık koltuğuna oturtan istediğinde o koltuktan indiren Suudilerin Sünniler üzerindeki nüfuzuna ortak eden süreç, Lübnan Dışişleri Bakanı Cubran Basil’in Fransa ziyaretiyle başladı.

Cumhurbaşkanı Mişel Aun’un damadı da olan Dışişleri bakanı Cubran Basil, Hariri’nin Suudilerin elinde rehin olduğunun kuşku götürmez bir şekilde ortaya çıktığı günlerde Fransa’ya gitti.

Fransa, Hariri’yi serbest bırakması için Suudilere süre verirken, Cumhurbaşkanı Mişel Aun da Hariri’nin Suudilerin elinde tutuklu olduğunu resmi olarak ilan etti.

Saad Hariri’nin Suudiler tarafından rehin alındığı iddiasının hangi gelişmelerden sonra gerçek olduğunu anlaşıldı. Bu bağlamda neler düşünüyorsunuz?

Hariri’nin Suudilerin elinde tutuklu olduğu meselesi, istifadan bir gün sonra TV’den açıklama yapan Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah tarafından bir soru şeklinde gündeme getirilmişti.

Hariri’nin Beyrut’ta değil de Riyad’da istifa ettiğine, Veliaht Muhammed bin Salman tarafından tutuklanan Suudi prenslerle aynı otelde tutulduğuna dikkat çeken Nasrullah, "Yoksa Hariri tutuklu mu? Lübnan emniyetinin yalanlamasına rağmen Suudi medyasının Hariri’ye suikast girişiminde bulunduğuna dair haberi onun Lübnan’a gönderilmemesi için bahane mi yapılacak?” diye sormuştu.

Suudiler, azlettikleri Saad’ın yerine kardeşi Baha Hariri’yi tayin etmiş; ancak başta Saad ve Baha’nın halası olan Beyihe Hariri olmak üzere el-Mustakbel partisinin liderleri bu dayatmaya tepki göstermişti.

Suudiler, Baha Hariri başkan seçilmeden Saad’ı serbest bırakmak istememişti ve eğer Hariri ailesinin ve el-Mustakbel partisinin direnci kısa sürseydi Saad’ın Suudi Arabistan’da tutuklu olduğu görüntüsü ortaya çıkmayabilir ve bu mesele sadece Nasrullah’ın iddiası olarak kalabilirdi.

Ancak Hizbullah da dahil olmak üzere tüm Lübnan’ın Hariri’ye yapılan Suudi muamelesini Lübnan’a yapılmış bir hakaret olarak nitelemesi ve el-Mustakbel partisinin Baha’yı başkan seçmeyi geciktirmesi, Saad’ın Suudilerin elinde tutuklu olduğu gerçeğini artık gizlenemez hale getirdi.

Lübnan hükümeti ve Fransa’nın uluslararası girişimleri ise Suudileri Hariri’yi serbest bırakmaya mecbur etti.

Suudi Arabistan, İsrail’le yaptığı işbiriği çerçevesinde bölgede İran ve Hizbullah’a karşı kurduğu planlarda ne kadar başarılı olabilmiştir?

Taifeci siyasi sistemle yönetilen Lübnan’da yasal olarak cumhurbaşkanlığını elinde bulunduran Hıristiyanlar üzerinde Fransa’nın, başbakanlığı elinde bulunduran Sünniler üzerinde Suudi Arabistan’ın ve meclis başkanlığını elinde bulunduran Şii’ler üzerinde de İran ve Suriye’nin nüfuzu olduğu bilinir.

Suudiler, İran nüfuzunu gerekçe göstererek 2005’ten beri Irak’ta, 2011’den beri Suriye’de ve 2015’ten beri de Yemen’de kendince İran’la savaşıyor.

Irak’ta IŞİD’in elindeki son kent olan Rave’nin, Suriye’de ise el-Bukemal’in General Kasım Süleymani komutasındaki ‘Direniş Ekseni Güçleri’ tarafından kurtarılması, Yemenlilerin ise Riyad’ı balistik füzelerle vurmaya başlaması, Suudilerin tüm cephelerde yenildiğinin sembolik bir göstergesi oldu.

İran’la savaşa girdiği her cephede yenilen Suudiler, 2015’ten beri artık kameralara poz vermekten çekinmedikleri İsraillilerle birlikte Lübnan’da İran avına çıkayım derken kendileri av oldular.

Zira Suudiler Lübnanlı Sünniler üzerinde ilk kez bu kadar büyük bir nüfuz kaybı yaşıyor ve Fransa ilk kez Lübnanlı Sünniler üzerinde Suudilerden daha etkili olabiliyor.

Muhabir: Morteza Karimi

İsim:
Email:
* Yorumunuz: